Bundan tam 35 sene önce Urfa'dan İstanbul'a doğru yola çıktığında sahip olduğu tek şey kulağındaki baba öğüdüydü.
İlginç tesadüflerle, hiç bilmediği yollardan zirveye çıkacağını o günlerde kendisi de bilmiyordu. Şimdi her biri gündem yaratan çok özel koleksiyonlarıyla çok ünlü bir modacı Faruk Saraç. Ama aynı zamanda vefalı, köklerine sıkı sıkıya bağlı bir adam o
Öyle bir bağ ki bu hala en büyük zevki yer sofrasında yemek yemek, Urfa'da damda yıldızları seyrederek uyumak ve Sofular Hamamı'nda yıkanmak. Röportaj boyunca bazen işini çok iyi yapan ünlü bir modacı oldu, bazen annesini kaybettiği için hala acı çeken küçük bir çocuk. Yetim çocukluğunun sıcak anısı Halil Dede'yi, annesinden kalan bir elbiseden ilham alarak annesi için hazırladığı ve 'Gök gürültüsü yaratacak' dediği 'Cemile'yi, onu Faruk Saraç yapan İstanbul'a hediye edeceği 'İstanbul'u ilk defa bizimle paylaştı.
Meslekte kaçıncı yılınız?
Bu sene 29'uncu yılım.
Nasıl başladı hikaye?
1955 Urfa doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Urfa'da bitirdim. Çocukluğum Urfa'da geçti.
Neler kaldı Urfa yıllarından?
Annemi çok erken kaybettim. 11 yaşındaydım. Bu yüzden çocukluğum biraz acılı geçti. Bunu ilk defa size söyleyeceğim. Çocukluğumda Urfa'da bir Halil Dede vardı. Nur yüzlü, sakallı, beş vakit namazında bir dede. Bir bayram günü bana babamın verdiği harçlıktan çok daha fazla bir harçlık verdi. Ondan sonraki bütün bayramlarda ilk önce gider onun elini öperdim. Yıllar sonra İstanbul'da mezarını buldum. Evimde resmi var. Ve ben neredeyse 40 yıldır her gün annemin, babamın ve Halil Dede'nin resmini öper öyle çıkarım evden.
ÖNÜMÜZDEKİ AYLARDA BİR SÜRPRİZİ VAR
Anladığım kadarıyla anneyle ilişki yarım kalmış bir aşk gibi...
Annem çok cefakar bir kadındı. Onu kaybettikten sonra hayata bakışım tamamen değişti. Önümüzdeki aylarda çok önemli bir sürprizim olacak annemle ilgili.
Biraz ipucu...
Bunu da ilk defa size açıklıyorum. 2011'de meslek hayatımın 30'uncu yılında anneme bir koleksiyon çıkaracağım: 'Cemile'... Annemin hep giydiği bir elbisesi vardı. İşte bu elbiseden yola çıkarak yepyeni bir ürün hazırladım. Hem bayan hem de erkek. Çok ses getirecek ve herkes gıptayla bakacak. 'Cemile' müthiş bir koleksiyon olacak. Gök gürültüsü yaratacak Türkiye'de.
Babayla ilişkiniz nasıldı peki?
Babam Ziraat Bankası'nda memurdu. 1997 yılında vefat etti. Babamdan doğruluğu, insanlığı ve önüme bakmamayı öğrendim. Çok güzel giyinirdi. Bir ipek gömleği vardı. Sabah işe giderken ütülerdi. Öğlen eve gelir yemeğini yer, bir 15 dakika uyur, sonra elbisesini tekrar ütüler, öyle giderdi işe. O kadar titizdi. Babam çok düzgün ve benim için çok özel bir insandı.
Sizin Faruk Saraç olduğunuzu görebildi mi?
Mağazamı, yaptıklarımı biliyordu tabii. Ama babamım 'Sarı Zeybek'i görmesini çok isterdim.
Dolmabahçe Sarayı'nda 75 yıldır kapalı olan muayede salonu ilk defa bu defile için açıldı. Böyle bir koleksiyonu ortaya koyduğum için kendimle gurur duydum ve o akşam babamın yanımda olup bunu görmesini gerçekten çok isterdim.
Sizi İstanbul'a uğurlarken bir öğüdü varmış. Ne demişti?
Üniversite imtihanları için İstanbul'a gelecektim. Elini öpüp "Müsaade et baba, gitmek istiyorum" dedim. "Oğlum cebimde param yok ki, vereyim. Ama sana bir öğüt vereyim, kulağında kalsın. Mahallede oyun oynayan çocuklar arasında öyle çocuklar vardır ki, 'Ben kimden olayım' der. Ama öyle bir çocuk vardır ki herkes 'Ben ondan olayım' der. Hayatın boyunca 'Ben kimden olayım' deme. Hep insanlar senden olsun" dedi. Bu öğüdü koydum cebime ve İstanbul yolculuğum başladı.
Nasıl ayakta kaldınız peki? Tanıdık yok, akraba yok, para yok...
Çok çeşitli işler yaptım. Urfa'dan bir arkadaşım aracılığıyla Tophane Tayfun'da futbol oynamaya başladım. Gündüz futbol oynadım, akşam Günaydın Gazetesi'nde pikaj-montaj yaptım. Sonra okula başladım. Okulla beraber futbola da devam ettim. Konya Ereğli'ye gittim. Adanaspor'a geçtim. Oradan Beşiktaş'a geldik. En son Karagümrük'te top oynadım. Sonra menüsküs oldum ve 20-21 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldım.
İlk açtığınız mağazanın da çok ilginç bir öyküsü var...
İstanbul'a ilk geldiğim gün Harem'den Altıyol'a kadar yürüdüm. Opera Nur Çarşısı vardır orada. Ahmet Sezgin'le Yıldız Tezcan'ın fotoğrafını gördüm. Hiç görmemişim. 10-15 dakika durup baktım o fotoğraflara. Yıllar geçti. Amcaoğlumun erkek giyimi üzerine bir toptan mağazası vardı. Kokusunu ilk orada hissettim ve çok sevdim kumaşı. Bir gün bir firmadan alacağı olduğunu söyledi ve 'Seni oraya ortak edeyim' dedi. Gittim. Kalakaldım. İstanbul'a ilk geldiğimde önünde durduğum dükkandı burası. İşte böyle bir hikayeyle bu dükkan Butik Faruk oldu. Sonra baktım yabancılar ad soyad kullanıyorlar. Giorgio Armani, Gianni Versace gibi. Ben de Faruk Saraç yapayım dedim. Yazı karakterini de kendim yaptım. A'ları R'leri kapattım. Çok güzel bir imza gibi oldu. Sonra biraz kendim mal yaptım, biraz da dışardan alıp sattım.
Butik Faruk nasıl 'Faruk Saraç' markasına dönüştü peki?
Bir gün bir anne oğul mezuniyet kıyafeti almak için geldiler ama almadan gittiler. Ertesi gün tekrar geldiler. 'Neden dün almadınız' diye sorduğumda kadın 'Evladım şimdi gençlerin hepsi marka meraklısı ama sizin kumaşınız, dikişiniz çok hoşumuza gitti' dedi. O zaman karar verdim marka olmaya. Kadın çıktı. Ben dışardan aldığım ne kadar ürün varsa hepsini aynı gün iade ettim. Her zaman söylüyorum, bu hayatımı değiştiren bir olaydır. Onlara çok teşekkür ediyorum.
Peki, size sınıf atlatan, sosyeteyle tanıştıran Swisotel'de açtığınız mağaza mıydı?
Evet. Anadolu yakasındaydım. Benim hedef kitlem hali vakti yerinde insanlar da hep karşı taraftaydı. Bir akşam rahmetli Özal'ın oğlu Efe Özal Swisotelde evlenecek diye bir haber geçti. Demek ki varlıklı insanlar burada düğün yapıyor diye düşündüm. Çocukluk arkadaşımın abisi o otelin genel müdürüydü. Vesile oldu ve ikinci mağazamı 1991'de Swisotel'de açtım. Sonra 6-7 tane mağazam oldu. Ardından 1992'de haute couture kurdum. O da çok enteresan. Çünkü ben dikiş olayını çok fazla bilmiyordum.
Ne demekmiş sıtara olmak?
Ben de sordum, 'Kendi yerin olsun, kiracı olma' demekmiş. Ben de Levent'teki bu yeri satın aldım. İyi ki de almışım ve kiradan kurtulmuşum. Sonra artık 5-6 mağazayla dönemeyeceğimizi fark ettim ve mağazacılığı bıraktım. İyi ki de bırakmışım. Bu işi döndürebilmek için en az 25 tane mağazan, 5-6 tane outlatin, fabrikan olacak. Bankalar, krediler derken iş tamamen ticarete dönüşecekti. Ben ne faizden anlarım, ne borsadan. Delikli bir kuruş borcum yok. Hayatım boyunca hiçbir zaman şube ve isim hakkı vermedim. Artık ben biraz da bu işin keyfini çıkarmak istiyorum. Önümde önlükle, tadına tuzuna bakarak ev yemeği pişirdim.
Terzi değilim, tasarımcı modacı da değilim diyorsunuz... Nesiniz peki?
Terzi değilim derken terziliği küçümsemek için söylemiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Ben sadece giysi yapmıyorum. Tarihsel bir dönemi ortaya koyuyorum, mekan döşüyorum, ev tekstili var. Bugün bir ilçeyi Edremit'i giydiriyorum. Kalkıp da bir terzinin bunu yapması mümkün değil. Modacı tasarımcı değilim derken de biraz kızdığımdan söylüyorum. Çünkü Türkiye'de herkes modacı, tasarımcı. İkocanlar, mikoncanlar bir sürü kıvır zıvır çıkıyor. Bu ülkede kocasının parasıyla kıyafet hazırlayan veya mağaza açan 'ben tasarımcıyım' diyor. Çoğu Avrupa'daki modellerden taklit ediyor. Söylediğim şey bunlara bir tepki. Yoksa tabii ki çok önemli bir tasarımcıyım. Ülkem adına çok güzel bir markayım. Onu biliyorum.
AVRUPA HAYRANLIĞI BIRAKILMALI
Türkiye'nin dünyadaki imajı için de eleştirileriniz var...
Türkiye'nin imajı hala 'Kebapsa, hala Kapalıçarşı'da fes satılıyorsa, önüne gelen tasarımcıysa o zaman bir yerde bir problem var. Türk bayrağını Afrika'dan getirdiğin bir insana verip tur atladığın zaman hiç hoşuma gitmiyor. O zaman Süreyya Ayhanlara yazık oluyor. Sen insanlara çikita muzu yediriyorsan, Alanya'daki muzlara yazık olur. En çok zoruma giden de insanlarımızın bu ülkede yaşayıp, kendi markalarına sahip çıkmamaları.
Kimlerin giyimini beğeniyorsunuz Türkiye'de?
Giyim bir kültür, bir tarz. Bana göre moda insanın kendi tenine göre renk seçimi, fiziğine göre model seçimi. Bir defa tenini çok iyi tanıyacaksın ki renk seçme, fiziğini çok iyi tanıyacaksın ki model seçme şansın olsun. Mesela ben Uğur Dündar'ı çok beğenirim. Fatih Terim de giyimine özen gösterir.
Moda akademisi var bir de...
Fabrika-i Hümayun Bursa'da 1852 yapımı bir bina. 30 yıldır boş duruyordu. Orayı kendi imkanlarımla yaptırıyorum. Gençlerin mesleği pratik anlamda da öğrenebilecekleri, ÖSS'ye bağlı bir sanat okulu olacak. Birinci yıl tamamen İngilizce öğreteceğiz ki dünya insanıyla aynı masada, aynı sanatı kullanabilsinler. Eğitimlerine bizzat ben gireceğim. Kişisel tasarım, marka bilinirliği gibi bir sürü bölümü olacak. Ön tarafını da tamamıyla müze yapacağız. Türkiye'nin ilk tekstil müzesi olacak. İçerisinde eski tezgahlar olacak. Mayıs ayına yetiştirmeye çalışıyorum. Artı ipekçiliği tekrar ön plana çıkartıyorum Bursa'da. İlkokul öğrencilerine ipeğin nasıl oluştuğunu öğreteceğim.
Nasıl olacak bu?
İçinde iki tane dut yaprağı olan bir kutu hazırlatıyorum. Bu kutular ilkokul talebelerine dağıtılacak. Çocuklar kozayı çıkartmaya çalışacaklar ve koza çıktığı zaman kutuyu 2-3 lira karşılığında öğretmenine teslim edecek. Sonra o koza bizim müzeye gelecek. Çocuklara haftanın üç günü o koza nasıl çıkıyor, ipek nasıl oluşuyor, ipliğe nasıl dönüşüyor orada göstereceğiz. 30 bine yakın da dut ağacı ektiriyorum Bursa'da. Onun arkasında da okulumuz var. Ayrıca okulumuzda engelliler ve yetimler için de özel projelerimiz var.
Bu çok güzel... Anlatır mısınız biraz?
Engelli çocuklarımız için bir bölüm açıyoruz. Toplum içinde olsunlar, üretime katılsınlar diye hiçbir ücret almadan okutacağız onları. Asansörler, rampalar yaptırıyorum onlar için. Bunun dışında yetimhanelerde 18 yaşını bitirmiş çocukları sokağa atıyor. Ondan sonra da bu çocukların niye tinerci, niye hırsız oldu diye tartışıyoruz. 18 yaşında yetimhaneden atılmış bu çocukları alacağım. Onları hiçbir ücret almadan okutacağım. 750-bin TL arasında burs vereceğim. Böylece bu çocuklar hayata atıldıklarında ellerinde bir sanatları olacak.
Hayatı kendine göre yorumluyor
Bir gününüz nasıl geçiyor?
Gece 2-3 gibi yatar, sabah altıda kalkarım. Kahvaltıdan önce mutlaka yoğurdumu yerim. Gazetemi okurum. Hafta sonları özellikle pazar günleri evden hiç çıkmam. Hayatta en çok keyif aldığım üç şey vardır: Bir tanesi yer sofrasında yemek yemek, diğeri Urfa'da damda yer yatağında yıldızları seyrederek uyumak, bir de çok sıkıntılı zamanlarımda Sofular Hamamı'nda 2-3 saat geçirmek. Ben hala bilgisayar bilmiyorum. Hayatı kendime göre yorumluyorum.
Sadece kumaşlara aşık oldum demişsiniz?
Evet doğru. Aslında kumaşa olan sevgimi anlatmak için kurduğum bir cümleydi.
Bu cümle hayatınıza giren kadınları üzebilir ama.
Ben hayatıma giren hiçbir kadına 'Seni seviyorum' demedim.
Neden peki?
Yıllar önce iki arkadaşımla bir yerde oturuyoruz. İkisi de herkesin tanıdığı insanlardı. El ele tutuşmuşlardı. 'İnsanlar size bakıyor, ellerinizi bırakın' dediğimde hanımefendi 'Ben çok seviyorum' demişti. Çok seviyorsun? Evet... Kaç defa evlendin? Üç defa... Seviyorum dedin mi? Dedim... Kaç flörtün oldu? 10 tane... Seviyorum dedin mi? Dedim. Be arkadaşım! Bu nasıl bir sevgiymiş? Herkesi alıyorsun, seviyorsun, elini tutuyorsun. Benim mantığımda bu yok. Kadın çok kutsal. Kadın anne. Bir defa ben gizemli, oturup kalkmasını, konuşmasını bilen kadını seviyorum. Kırmızı ojeden nefret ederim mesela. Muhafazakar bir yönüm var. Kadınım bana özel olmalı, teşhirci olmamalı. Kadın, kadın gibi olmalı.
GALATA KÖPRÜSÜ'NÜN RENGİNİ DEĞİŞTİRECEĞİM
Balıkesir Edremit'i giydirmek fikri nasıl oluştu?
Edremit Belediye Başkanı Tuncay Kılıç Bey bizi ziyarete geldi ve 'Benim bir ilçem var ve bu ilçeyi sizin tasarlamanızı istiyorum' dedi. Ben de seve seve kabul ettim. Bu projeden hiçbir maddi beklentim yok. Ülkeye hizmet ruhuyla destek verdiğim bir iş. Orada ilçenin tamamen elden geçirilmesi, tabela kirliliğine son verilmesi, tek bir renge bürünmesi çok önemli. Çok virane olan evler var. Şimdiye kadar insan giydirdim. Şimdi bir ilçe giydirmek çok zevkli, çok farklı bir şey. Tabii burada yalnız değilim. 20 kişilik bir ekibim var. Şehir planlamacıları, mimarlar restorasyon ustaları. Bir sene içerisinde tamamlamak istiyoruz.
Teklif gelse İstanbul'u da giydirmek ister misiniz?
Hem de çok isterim. Haliç'in Galata Köprüsü'nün rengini değiştirmeyi... Ve değiştireceğim de... Önemli olan eski İstanbul'u yaşatmak. Eminönü, Sirkeci Fatih, Balat... Çok güzel bir restorasyon çalışmasıyla bu semtlerin kendi dokusu ortaya çıkarılmalı. Bana böyle bir teklif gelmedi ama İstanbul'a eski dokusunu kazandırmayı çok isterim.
2010 Avrupa Kültür Başkenti'ne hediye: İstan'bol'
İstanbul'la ilgili yine burada ilk defa size açılayacağım çok özel bir projem var. 'İstanbol'... Bolluk, bereket, rızık... 5 yıldır üzerinde çalışıyorum. İstanbul benim hayatım. Urfa gibi çok önemli, büyülü ve tılsımlı bir şehir. Dünyanın en önemli metropollerinden biri. Ekmeğimi kazandığım İstanbul'a bir vefa borcum var. Bu proje benim İstanbul'a hediyem olacak. Haziran ya da Temmuz ayında size muhteşem bir İstanbul sunacağım. İstanbul'un çok farklı yönlerini göstereceğim. Çok önemli bir proje.
Pek çok sosyal projede yer alıyorsunuz. Duyarlı bir insansınız. Ayrıca geleneklerinize ve köklerinize sıkı sıkıya bağlısınız. Ama ben Urfa için bir proje yaptığınızı duymadım. Yanlış mı biliyorum?
Urfa benim memleketim. Çok severim ve sık sık giderim. Annemin babamın mezarı orada. Çocukluk arkadaşlarım, akrabalarım orada. Az önce de söyledim, hayatta en çok zevk aldığım şeylerden biri Urfa'da damda yatıp yıldızları seyretmek. Ama bunların dışında Urfa'ya küskünlüğüm var. Urfa 13 bin yıllık bir medeniyet. Peygamberler şehri. Çok özel bir şehir. Sadece şarkılardan, türkülerden ya da sıra gecelerinden ibaret değil. Böyle anılması beni çok üzüyor.
RÖPORTAJ: ARZU AKYOL
Kaynak.yenisafak
Bu yazı toplam 273 defa okundu.