İkbal Gürpınar: Kimse Yok Mu'yu çok özlüyorum
O, kapıları çalarken “Kimse yok mu?” sorusunu soran ilk kişi. Aradan geçen yıllara rağmen ne o Kimse Yok Mu’yu unutabildi ne de Kimse Yok Mu onu. “Artık o işi yapma şansım yok” dese de, Kimse Yok Mu’yla dolu günlerini anlatırken hâlâ gözleri parlıyor.
Reyyan Denizci
O kadar uzun zamandır Kimse Yok Mu’yla birlikte anılıyorsunuz ki, bu hikâyenin ne zaman başladığını hepimiz unuttuk. Nasıl tanıştınız Kimse Yok Mu’yla, program sunuculuğu teklifi size nasıl geldi?
Ben Samanyolu Televizyonu’nda Yüzük Taşı programını sunuyordum. Kimse Yok Mu’yu Perihan savaş yapıyordu. Perihan hanımın nasıl olduysa programı bırakma durumu olmuş. Kanal yöneticileri bana gelip sen yapabilir misin diye sordular. Önce “Dayanabilir miyim?” dedim. Ben daha önce bir kalp hastanesinde çalışmıştım. Orada vefat eden birkaç hastanın cenazesini yıkamıştım. Hastaneye uzaktan gelen yoksul insanlar olurdu, dertlerini paylaşırdım. Fakat kendimi çok kaptırıyor, yaşadıklarımı rüyalarımda görmeye başlıyordum. Kaçarcasına ayrıldım oradan. İşte bu yüzden Kimse Yok Mu’yu sunma teklifi gelinde “Dayanabilir miyim?” diye sordum. “Yaparsın” dediler. Ömer Önder ve Yunus Aylıdere’nin tavsiyesi ile oldu.
Nasıl göze aldınız böyle zor bir program yapmayı?
Aslında ben TRT’de Gezelim Görelim’i yapan Nuray Yılmaz’a dünyayı ve Türkiye’yi karış karış geziyor diye hep gıpta etmişimdir. Ben, Ataol Behramoğlu’nun şiirindeki gibi, “Heryeri görmeliyim her insanı tanımalıyım” fikriyle bakarım dünyaya. Ancak Türkiye’nin ve dünyanın her tarafına gidip görmeniz için paraya ve zamana ihtiyacınız var. Bu iş bana bu imkânı sağlayacaktı, hoşuma gitti. Hem de bu işin sevabını düşündüm. Tabii ki sevabı olup olmadığını sadece Allah bilir, biz bilemeyiz.
İlk çekiminizi nerede yaptınız?
Ankara’da başladık.
Nasıl bir konuydu?
Off, aman Allah’ım! Ankara’da gecekondu mahallesinde bir ev… Çok uzun zamandır yatalak olan bir anne ve kendi gibi yatalak olan kızı… Onlara bakmaya çalışan özürlü bir oğul… Sürekli tuvalet ihtiyaçlarını evin içine yaptıkları için korkunç bir koku vardı evde. Büyük ve küçük tuvaletin senelerdir aynı yere yapıldığı bir evin kokusunu düşünsenize. O kokuya nasıl tahammül ettim hâlâ anlayamam. Allah’ın izniyle oldu. Gittik, sarıldık, kucaklaştık, temizledik. Onları hamama götürdük. Kimse Yok Mu tarihindeki en zor konu oydu diyebilirdim. Evden dışarı kamyonlarla pislik taşındı o gün. Allah’a şükür temizledik, boyattık, yeniledik çiçek gibi yaptık o evi.
Kaç gün sürüyordu çekimleriniz?
Kimse Yok Mu’yu sunarken aynı zamanda hafta içi TRT’de canlı yayın yapıyordum. Aslında 4-5 güne sarkabilecek bir çekim süreci vardı bizim programın. Fakat mecburen iki-iki buçuk günde bitiriyorduk. Gece birlere, ikilere kadar çalışıp, işim bitince otobüse atlayıp sabah sekiz buçukta canlı yayında oluyordum. İki buçuk sene hiç dinlenmeden yedi gün çalıştım.
Ya çekim ekibiniz? Güzel bir ekip olduğunuzu biliyoruz…
Olağanüstü bir ekipti! Hâlâ görüşür, telefonlaşırız. Çok güzel günlerdi. Hepsi şimdi evlendi, çoluk çocukları oldu. En yaşlıları bendim, ablaları pozisyonundaydım. Çekimler dışındaki halimizi görmeniz lazımdı. Bende hem bel fıtığı hem de damar problemi vardı; bacaklarım şişerdi yolculuklarda. Ayağım arabanın tavanına dayalı olarak dönerdim, çok komikti görüntümüz. Bizi keyiflendiren, çok mutlu eden hikâyelerden dönerken, sevincimizden hep birlikte türkü söylerdik minibüsün içinde.
Ölüyor musunuz Kimse Yok Mu’yu?
Çok özlüyorum. Ama şimdi aynı şeyi yapma şansımız yok. Artık küçük bir çocuğum var. Bir de o zamanlar gençtim. Aradan seneler geçti. Fakat zaten Kimse Yok Mu’dan ayrılmış değilim; sadece programdan ayrıldım. Aynı şekilde koşturmaya devam ediyorum. Üstelik tek başına bir vakıf gibi oldum şimdi.
Gerçekten tek başına vakıf gibisiniz. Sürekli fikrine başvurulan, kendisine dert anlatılan, çözüm üretmek zorundaymış gibi görülen insan olmayı nasıl kaldırıyorsunuz? Bu misyon üzerinize Kimse Yok Mu’dan mı kaldı?
Kimse Yok Mu’dan “yapıştı” desek daha doğru olur! Aslında biliyor musunuz, o dönemde psikolojik olarak çok kötü durumdaydım.
Niçin?
İnanılmaz bir sevgi akışı vardı, Allah razı olsun. Yolda biri görüyor, “Aa İkbal” diyor koşa koşa gelip sarılıyor. Sonra derdini söylüyor: 5 milyara ihtiyacı var. Bir başkası İkbaall deyip geliyor, “Komşumun kolu koptu” diyor. “Canım İkbal” deyip gelen “Babam iflas etti, ona iş kur” diyor. Kimse beni ben olduğum için sevmiyor diye düşünmeye başlamıştım. “Herkes benden bir şey istiyor; ben bir şey istenilen kadınım; kimse beni sevmiyor.” Böyle bir korkuya kapıldım. Akrabalarınız dahi herkes sizden sürekli bir şey istese nasıl hissedersiniz?
Bu duygudan kurtulabildiniz mi?
Kurtuldum. Kendimi çok kötü hissettiğim o zamanlarda Çorum’a çekime gitmiştik. Çorum Belediye Başkanı ajandasının ilk sayfasındaki hadis-i şerifi gösterdi bana. Diyordu ki sevgili Peygamberimiz (SAV) “Allah, yücelmesini murat ettiği kullarını halkın hizmetine merci kılar.” O zaman dedim ki, hep istenilen olmaktan rahatsızlık duyuyorum, ama ya ben de “isteyen” olsaydım? İşte o zaman şükretmeye başladım.
Kimse Yok Mu’nun insana kattığı en büyük değer şükür, değil mi?
Kesinlikle öyle! Ben parasal olarak en kötü dönemimde çalıştım Kimse Yok Mu’da. Belki de insanları anlayıp gözyaşı döküşüm benim de yakın geçmişte aynı sıkıntıları yaşamış olmamdan kaynaklanıyordu. Buna rağmen ne kadar zengin olduğumu fark ettim.
Mesela bir defasında Niğde’de kaldığımız otelde banyo yapmak için suyu açtım, sıcak su akmıyordu. Üstelik mutlaka duş almak zorundaydım çünkü saçım yapılacaktı. Birazcık kötü sözler söyledim, sinirlendim. Mecburen soğuk suyla yaptım banyomu. O gün çekim yapmaya gittiğimiz evde hiç su olmadığını gördüm. İki tane zihinsel engelli kişi vardı. Kafalarını sürekli duvara vuruyorlardı, altlarına kaçırıyorlardı. Komşulardan tenekelerle ve bidonlarla su getiriyordu 60’tan daha yaşlı bir kadın. Dedim ki, ben musluktan sıcak su akmıyor diye şikâyet ediyorum. Bu kadının parası yok, kocası yok, iki özürlü evladı var ve bunlar altlarına kaçırıyor. Nasıl olur da bu kadın hâlâ elhamdülillah derken ben şikâyet ederim? Nitekim bizim belediyeyi arayıp o kadının bahçesine su getirdiğimiz zaman kadın mutluluktan uçmuştu. Senin benim için bahçede su olması kötü bir şey aslında; su benim musluğumdan akıyor, çamaşır ve bulaşık makineme bağlı. Fakat o kadın bahçesindeki musluktan altın akıyor gibi sevinmişti.
Programın, yardım misyonunun yanında aynı zamanda bir televizyonculuk başarısı olduğunu da söyleyebilir miyiz? Prime time dediğimiz en çok izlenen dilimde üçüncülüğe kadar yükselmişti…
Evet, sonradan taklitleri yapılan bir program oldu bizimkisi. Kardeş aile projesiyle çığır açtık. Yönetmenlerimizden Zeliha’nın (Ataman) fikriydi kardeş aile. Şimdi pek çok dernek bu sistemi kurdu. Fakat biz bizi taklit etmişler diye kızmıyoruz, bilakis memnuniyet duyuyoruz. Düşünsenize, o kardeş aileler iyiliklere vesile oldukça Zeliha’nın amel defterine sevaplar yazılacak.
Nasıl başardınız bu kadar fazla reyting almayı?
Hiç reyting kaygısı gütmeyerek başardık sanırım. Hiçbir zaman “Aman program çok izlenilsin” diye bir kaygımız olmadı. Biz gittiğimiz yerlere program çekmeye değil yardım etmeye gidiyorduk, seyirci de bunu görüyordu. Yaşananların sahte değil gerçek olduğunu rahatlıkla anlayabiliyordu. Üstelik elimizde çok malzeme olmasına rağmen, insanların hayatını reyting malzemesi olarak kullanmaktan da şiddetle kaçındık. Tecavüze uğrayan çocuklardan tutun pek çok ilgi çekici hikâye vardı gittiğimiz yerlerde, ama hiçbirini ekrana yansıtmadık.
Çekimlerde esnaftan yardım almak için hiç dil dökmek durumunda kaldınız mı?
Hayır, ama iyi cevap verdiğim birisi oldu. Şehrin birinde çekime başlarken en zengin beyaz eşyacı kim diye sordum, o adamı gösterdiler. Adam benim hocamın adını taşıyordu, ismi Emin’di. “Aaa çok sevdiğim hocamın ismi” diyerek gittim. Arkadaşlara da mağazaya kamerayla girelim dedim. Arkadaşlar, “Yapmayın İkbal Hanım” dediler. “Belki bize beyaz eşya vermek istemez, önce soralım” dediler. “Yok canım, o kadar zengin adam vermez olur mu” diye tutturdum. Mağazaya girdik, hiç unutmuyorum elinde kocaman bir tomar para sayıyordu. Merhaba beyefendi dedim, ihtiyaç sahibi kadının durumunu adama anlattım. Adam bana “Bana bak” dedi. “Benim hasta ablam var, onun da çamaşır makinesi yok, ben daha ona çamaşır makinesi vermedim” dedi. Ben de durdum, “Af edersiniz beyefendi” dedim. “Siz bu şehrin en zengin beyaz eşya mağazasının sahibisiniz, ablanız hasta ve ablanızın çamaşır makinesi yoksa ben zaten yanlış yere gelmişim” dedim. Özür diledik ve çıktık. Sonrasında o makineyi parayla satın alabilirdik, ama bu tip şeylerin yaşandığını seyirci bilsin diye ben yayında anons ettim bu durumu. Allah’a şükürler olsun 5 tane çamaşır makinesi gönderilmiş o eve.
Ne güzel… Ailelerin problemi çözüldükten, eksikler tamamlandıktan sonra kendinizi nasıl hissediyordunuz?
Tüy kadar hafif hissediyordum kendimi. Muhammed Bozdağ’ın “Çalışma coşkusunun yakıtı duygudur” sözünü yaşıyorduk. Problemlerin çözülmesi yakıttı bizim için. Hele aileye gerçekten çok inandıysak, üzüldüysek, problem çözülünce mutluluktan uçuyorduk.
Fakat işler her zaman tereyağından kıl çeker gibi kolay olmuyordur herhalde. Zorluklar yaşamıyor muydunuz?
Çekimlerle ilgili çok sorunlar çıkıyordu, çıkmaz olur mu? Fakat yanlış anlaşılmasın, ama ben Allah’ın bizimle birlikte olduğuna, her problemimizi O’nun çözdüğüne inanıyorum. Mesela şehre gitmeden evvel arayıp “Gelmeyin çok yağmur var, çekimi erteleyin” derlerdi araştırmacı arkadaşlar. Biz yine de giderdik. Daha biz şehre girmeden güneş açardı, çekim bitince yağmur başlardı. O kadar sene hiç trafik kazası yapmadık elhamdülillah. Her şey gizli bir el tarafından organize ediliyor gibiydi. Hele Tokat Erbaa’da yaşadığımız olayı hiç unutamıyorum.
Bekir mi?
Evet, Bekir! Fakat Bekir’e gidişimizin de bana göre sırlı bir hikâyesi vardı:
Tokat’ta çekimdeyiz. O gün, işlerimiz rast gitti, birinci çekimi yarım günde hallettik. Tam işimiz bitti, dinleneceğiz diye sevinirken bana kayınpederimin mide kanaması geçirdiğine ve derhal Bursa’ya gitmemiz gerektiğine dair bir haber geldi. Tutturdum ikinci ailenin çekimlerini de bugün yapalım da ben Bursa’ya döneyim diye. Kameraman arkadaşlarımız Nevzat’la Mustafa’nın omuzları çökmüş durumdaydı, yorgunluktan ölüyorlardı. Fakat o kadar ısrar ettim ki beni kırmadılar, ikinci çekim için Bekir’in ailesine gittik.
Çocuk kanser, 40 derece ateşle bir deri bir kemik kalmış şekilde yatıyordu. Solunum cihazıyla nefes alabilen bir annesi vardı. Ev bodrum katta, toz ve rutubet içindeydi. Çocuğa ne istediğini sordum, önce su istedi. Bir bardaktan pipetle su içirdim. Sonra en büyük hayalini sordum, ailesinin daha iyi şartlarda yaşamasını istedi. Biz de aileyi güzel bir eve taşıdık, yeni eşyalar aldık. Bekir’in tuttuğu takımın formalarını aldık hatta… Bekir’i hastaneye götürdük. O gece yeni evinde kaldı, ailesinin yeni hayatını gördü, içi rahatladı. Ertesi gün vefat etmiş. O kadar üzüldük ki… Diğer yandan da çok sevindik, çünkü eğer biz o gün Bekir’in evine gitmemiş olsaydık o ertesi gün vefat edecekti. Ailesinin yeni hayatını görüp mutlu olamayacaktı. Hatta cenaze işleri olduğu için biz belki de aileye hiç gidemeyecektik.
Bekir’in hikâyesi gerçekten hepimizin içini parçalamıştı. Fakat dünyada çok Bekirler var. Yardım kuruluşları hepsine yetişmek için çalışırken, bir yandan da büyük bir olumsuz propaganda yürütülüyor. Kimse Yok Mu Derneği’nin kurban organizasyonuna da katılmış biri olarak bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Haram haramdır bir kere. Fakat yardım üzerinden haram işleyenler çifte kavrulacak diye düşünüyorum. İnsanların yardım etmemesine vesile oldukları için bu olaylara fırsat verenlere de çok kızıyor ve üzülüyorum. Dernek ve vakıfların çok dikkatli ve şeffaf olması lazım geliyor.
Böyle güvensiz bir ortamda insanlar derneklere nasıl güvenerek bağış yapabilir peki?
İşin içine girerek yapabilir. Sadece para yardımında bulunmasınlar. Gönüllü olsunlar, gidip gözleriyle görsünler. O zaman imza atılan güzellikleri anlarlar. Dernekler şeffaf olsunlar, ama muhakkak var olsunlar. Biz oturduğumuz yerden Kamboçya’daki Müslüman kardeşimizin sıkıntılarını bilemezdik. Kimse Yok Mu’yla gittik, gördük. Bu kadar büyük bir organizasyon olmasa nasıl gidip görebilirdik ki?
Son sorum: Kurban Bayramı’ndaki Kamboçya yardım programınız nasıldı? Neler yaşadınız?
Ben her şeyin en kötüsünü gördüm zannediyordum. Perişanlık oradaymış meğer. Derme çatma tahta kulübelerde tıklım tıklım yaşıyorlar. Bizim en fakirimiz bile o durumda değil çok şükür.
Kurban paketlerinin yanında gıda kolileri de götürmüştük. Dağıtırken bir baktım, annesinin kucağındaki iki buçuk-üç yaşlarında bir çocuk makarnayı açmış, kıtır kıtır ısırarak yemeye çalışıyor. “Tatlım” dedim, “bunun pişirilmesi lazım.” “Biliyorum” dedi kadın İngilizce olarak. “Ama o kadar aç ki bekleyecek hali yok…” Dayak yemiş gibi oldum. O çocuk için uzaktaki bir markete giderek bir adet onların özel ekmeğinden ve bir koli de süt aldım. Ben o çocuğa gidiyorum ya, o kadar çok aç çocuk varmış ki… Saç saça kavgaya tutuştular çocuklar. Elimden kaptılar, o aileye ancak iki kutu süt götürebildim. Bu arada arkadaşlar gidip tekrar süt alıp getirdiler tabii. Bir kuru ekmekle iki kutu sütü götürdüğüm zaman o çocuğun annesine, kadının gözündeki minnettarlığı anlatamam size. “Önce ülkemizi halledelim de sonra başkalarına gidelim” diyenler hiç haklı değil bence. Başıma ağrılar girdi orada.
Çok üzülmüş olmanıza rağmen önümüzdeki yıl yine Kurban Bayramı’nda Kimse Yok Mu ile olacak mısınız?
Olacağım inşallah, seve seve.
Harika! O halde hem vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederek, hem de son sözünüzü rica ederek bitirelim sohbetimizi.
Son sözüm şudur: Allah kimseye “Kimse yok mu?” dedirtmesin.
Amin.
http://www.kadinhaberleri.net/index.php?ctgr_id=104&content_view=17953
Bu yazı toplam 961 defa okundu.