Ertan Doğan kimdir?
-Aslında bu soruyu /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>boş/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> kaldığım anlarda ben de yöneltiyorum kendime. Ben kimim, diye sorduğumda; /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>yaşamı/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/>, daha doğarken birileri tarafından ipotek altına alınmış, savaşçı, duygusal, duygusallığı dibine kadar yaşaması yüzünden de çok zarar görmüş, uçuk kaçık, dünyaya hep farklı bir açıdan bakmaya /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>çalışan/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/>, fazlasıyla ukala birisiyim, yanıtını veriyorum. Aynı zamanda bir /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>Galatasaray/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> aşığı, sosyalist yaşam tarzını benimsemiş, herkesin eşit şartlarda yaşamasını dileyen ve bunun için çaba gösteren birisiyim.
-Bize biraz hastalığınızdan söz eder misiniz? İyileşme umudunuz var mı?
-Tıbbî tanımı Cerebral Palsy… Halk arasında bilinen adıyla spastik… Erken /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>doğum/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/>, doğum sırasında kordon dolanması ve bunun neticesinde beynin oksijensiz kalması sonucu hücrelerin ölümü… Ben, spastiklerin en ağırı sayılıyorum. Çünkü istemsiz kasılmalarım(Autoit) da var. Bu nedenle beynin “yap” dediğini; kaslar ters algılayıp, emrin tersini yapıyor. Yani bir şeye uzanmak istediğimde, kollarım geri çekiliyor en basit anlatımla. Doktorların “bir anne-baba demesini bile öğretebilirseniz şükredin” dediği bir vakayım. O noktadan bu noktalara gelmem tam bir mucize. Çocukken çok uğraştım iyileşebilmek için. Ailem de nerde bir tedavi yöntemi duysalar, hemen oraya götürdüler beni. Ama olmadı, yürüyemedim… Umut her zaman için vardır, zaten umut olmadan insan yaşayamaz ki! Şimdi kök hücre tedavisinin geliştirilmesini bekliyoruz. Başta /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>ülkemiz/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> olmak üzere tüm ülke yöneticilerinin kök hücreyi geliştirme konusunda bilim insanlarına daha çok /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>destek/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> vermesi gerekiyor. Ancak olmuyor diye kahretmeli miyim? Geçmişte çok gelgitler yaşadım. Yaşamdan koptum yıllarca. Sonra annemin yardımıyla düşündüm. Her insan bir görev için dünyaya gelir. Benim görevimse; böyle bir durumdayken bile “ben de varım” diyebilmek. /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>Kontrol/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> edebildiğim iki parmakla insan ne yapabilir ki deyip, kaderime /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>yenik/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> düşebilirdim. Buna boyun eğmedim. Kendime yeni bir kader çizdim ve şimdi mutluyum…
-Yazarken zorlanmıyor musunuz? Size destek veren oldu mu?
-Tabi ki zorlanıyorum. Bir gün bir günümü tutmuyor. Bazen kasılmalarım azalıyor, bazen had safhaya ulaşıyor… İlk kitabım iki yüz bin karakterin üzerinde, ikincisiyse dört yüz bine yakın; her karakter /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>telefonun/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> tuşuna bir kere basmak anlamına geliyor. Kasılmaları olan birisinin telefonu ne zorluklarla tuttuğunu /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>tahmin/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> edebilirsiniz. Bazen oluşturduğum mesajların sonuna geldiğimde telefon elimden fırlayıp kapanabiliyor. Tabi bu da o bölümü tekrar yazmam anlamına geliyor. İkinci kitabımın başına gelenleri ise hiç anlatmayayım. Çok /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>gece/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> yorgunluktan uyuyamadığım oluyor. Çünkü kaslarım dayanılmaz derece ağrıyor. Mecbur değilim yazmaya ama kendimi bir işe yarar durumda görmek /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>mutlu/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> ediyor beni. Yazmadığım zamanlarda suçluluk hissine kapılıyorum. En büyük /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>destek/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> ailemden geliyor. Özellikle annem neredeyse yirmi dört saatini ayırıyor bana. İlk kitabımın çıkmasında desteği olan Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven’in yaptığını unutamam. Sağ olsun, ne zaman desteğe gereksinimim olsa hep yanımda oluyor.
-Biraz da siyasetten söz edelim, ülkenin şu anki durumunu nasıl görüyorsunuz?
-Son zamanlarda yakın tarihimizi bir kez daha inceleme fırsatı buldum. Altmış yılda değişen bir şey olmamış. İleri gideceğimize gerilemişiz kazanımlarda. Bu gün yine basın özgürlüğünün kısıtlanmasından, demokratik hakların genişletilmesinden, darbelerden konuşuyoruz. Korkarım altmış yıl sonra da pek bir şey değişmeyecek. Değiştirecek olan, insanlar… Ancak bilinçlenmeden bu gerçekleşir mi? Okumayan toplumdan ne bekleyebilirsiniz ki? Umudumu kaybetmemeye çalışıyorum, ama Pollyannacılık da oynamıyorum.
-Sevgili Ertan, birkaç gün önce “Ben de Varım” isimli ilk kitabınızın ikinci baskısının Doğan Yayınları’ndan çıktığını öğrendik. Gördük ki ikinci baskıda bir kapak değişimine gitmişsiniz. Hoş, çarpıcı bir kapak olmuş. Neyi anlatmaya çalıştınız?
-Evet, ikinci baskıda kapağın değişmesini özellikle istedim. İlk baskıda, kendi fotoğrafımın üzerinde hoş bir uzay görüntüsü vardı. İkinci baskıda; göz alabildiğine uzanan bir arazinin ortasında büyükçe bir kafes ve bu kafesin içinde /adklik>/adklik>>/>/adklik>>/>>/>>/>boş/adklik>>/>>/>>/>>/>>/>>/>>/> bir tekerlekli sandalye var. Tekerlekli sandalye kafesin demir parmaklıklarını kırmış, doğaya ve özgürlüğe doğru adım atıyor. Aslında bu kapağın tasarımı ilk sözcükler kâğıtla buluşmaya başladığından beri vardı beynimde. Tam olarak anlatamadım herhalde, o yüzden ilk baskıda yaşama geçirilemedi bu düşünce. Kitabı alanların da anlayabileceği gibi, dört duvar arasına sıkıştırılmış yaşamların duvarları yıkıp, toplumla kucaklaşmasını anlatıyor kapak.
-Kitapta kendi yaşamınızdan kesitler yer alıyor. Her engellinin yaşamı zordur. Peki; siz, Türkiye’deki engellilerin yaşamını nasıl görüyorsunuz? Yani toplum engellileri özümseyerek mi hareket ediyor?
-Her konuda olduğu gibi zaman zaman engelliye bakış konusunda da toplumu anlamakta güçlük çekiyorum. Sözde, engelli denilince toplumumuz çok duyarlı. Ancak pratikte bunun hiç de öyle olmadığını üzülerek görüyorum. Toplumumuzda engellinin eline üç beş kuruş sıkıştırılınca onun tüm sorunları çözülüyormuş gibi bir kanı var. Ben inanıyorum ki birkaç kişi dışında hiçbir engelli bu durumdan hoşlanmıyordur. Yani verilen üç beş kuruş yalnızca veren kişinin vicdanını rahatlatması anlamına geliyor. Bizler tıpkı siz sağlıklı olanlar gibi çalışmak, ürettiklerimizle var olmak ve anılmak istiyoruz. Gelenlerle ve halen orada yaşayanlarla konuşmalarımda Avrupa’daki toplumların engelliye bakışının çok farklı olduğunu anlıyorum. Gelişmiş ülkelerde, üretebilen engellileri devlet ve toplum destekliyormuş. Benim ve benim durumumda olan arkadaşlarımın çabalarıyla, umarım bir gün, gelişmiş ülkelerdeki toplumların bilinç düzeyine erişecek ülkem.
-Birkaç gün sonra Kadıköy’deki bir söyleşide katılımcı olacağınızı biliyorum. Engellilerin bu şekilde kendilerini gösterebilmeleri önemli değil mi, sizin bu savaşınız için?
-Tabi ki çok önemli… Beni davet eden Başkan Selami Öztürk’e, engellilerin de sesini duyurabileceği bir etkinliğe ev sahipliği yaptığı için teşekkür ediyorum. Ben de bu toplumda yaşıyorum ve gözlemlediklerimi kaleme alıyorum. Sorunlarını anlatmaya çalışan çiftçilerin bir siyasi lider geliyor diye polis tarafından gözaltına alınıp liderin o şehirden gitmesine dek tutulması, “babam işsiz” diye bağıran çocuğun yine aynı lider tarafından tartaklanması, sesini yükselten medyanın ağır vergi cezasına çarptırılması, gazetecilerin tutuklanması yüzünden; yitirdiğimizden kaygılandığım “demokrasiyi” söyleşimin konusu olarak belirledim. Gazetecilerin yazdıklarından dolayı hapse atıldığı bir ülkede demokrasiyi konuşmanın güçlüğünü yaşayacağım. Toplumun neden hala seksen darbesinin etkisi altında yaşadığını ve olaylara tepki vermekten çekindiğini tartışacağız. İstanbulluları Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki bu söyleşiye bekliyorum, demokrasiye ve özgürlüğe sahip çıkmak için.
Bu yazı toplam 291 defa okundu.