Murat Bey bize kendinizden bahseder misiniz, ama biz sizin kendi dünyanızda nasıl biri olduğunuzu merak ediyoruz. Murat Serezli nelere kızar nelere sevinir, kendiyle baş başa kaldığında neler yapar?
Her zaman doğallıktan yana olan ama içgüdülerinin esiri olmayan; içtenliği, samimiyeti, sıcaklığı, dostluğu herşeyin üstünde tutan; insana değer veren, ama prensiplerine bağlı; başkalarına karşı anlayışlı, sevgi dolu, merhametli, empati kurabilen, arkadaşlarının dertlerine iyi bir dinleyici, cevapları kendileri bulmalarını sağlayan bir terapist, çok iyi bir sırdaş olan; hayatta ve bilimde herşeyi sorgulayan, kendini iyi ve erdemli bir insan yapma çabası içinde sürekli didinen; özgürlüğü, saygıyı ve açık fikirliliği birbirleriyle dengeleyen; ve bu paragraf boyunca bana özelliklerimi saydırdığınız için şimdiden mütevazı yanımla çatışan birisiyim.
Kolay kolay birşeye kızmam. Beni kızdırmak gerçekten zordur. Kızdığım zaman da çevremdekiler bunun seyrek durumlardan birisi olduğunu bilir ve ya susar ya da ortadan kaybolurlar. Beni en kızdıran şeyler haksızlık, yalan, iftira, kötü niyetliler ve işine saygısı olmayan insanlardır. Yanlış anlaşılmak en büyük korkularımdandır, ki büyük korkularım yoktur. Beni mutlu eden şeylerse, her gün kendime ayırdığım o bir-iki saatlik keyif zamanlarımı yapmak, kızarkadaşımla sarmaş dolaş film izlemek, keyifli birşeyler yerken haftalık yabancı dizilerimi izlemek, istediğim mesleği yapmak, birşeyler yaratmak, bilgisayarla ilgilenmek, kamera karşısında olmak, mesleki yayınları ve kitapları okumak, koleksiyonlarımı sürdürmektir. Hemen hemen her zaman mutlu ve keyifliyimdir. Bu konuda kendimi çok şanslı adlederim.
Tiyatrocu aileden geliyorsunuz, çocukluğunuz nasıl geçti diğer çocuklarla aranızda ki fark nelerdir.
Tiyatrocu bir ailenin çocuğu olmak, diğer ailelerin çocuklarına göre, anne-baba ile geçirilen ortak zamanlar konusunda bir fark yaratır öncelikle. Mesaili işlerinden saat 19 gibi evlerine dönen anne-babalar akşamlarını yatma saatlerine kadar çocuklarıyla geçirirler. Kardeşim Selim ile ben ise, 17 gibi okuldan döndüğümüzde, anne-babamız da oyunlarını oynamak üzere evden ya gitmiş ya da gitmek üzere olurlardı. Onlar oyundan sonra 12 gibi eve döndüklerinde ise biz yatmış olurduk. Sabahlarıysa onlar uyanmadan biz okula gitmiş olurduk. Haftanın bazı günleri düzen bu şekilde işlerdi. Ama oyunlar haftanın her günü değildi tabi. Zaten ilkokul devresi bittiktren sonra bizler de istediğimiz saatlerde yatmaya başladık ki, o zamandan sonra akşamları eve gelip yemek yerlerken bol bol ortak zaman geçirdik. Turnelere ise bizler de yaz tatilinde olduğumuzdan çoğunlukla beraber giderdik. Okul öncesi ve ilkokul döneminde bizi rahmetli anneannemiz yetiştirdi ama anne-babamı özlediğimi hiç hatırlamıyorum. Çünkü her zaman yanımızda, her zaman bizlerle ilgiliydiler. Beraber geçirdiğimiz zamanlar başka ailelere göre nicelik olarak az da olsa nitelik olarak fazlaydı.
Entellektüel açıdan, tiyatrocu bir ailenin çocuğu olmanın farklarını saymaya kalkarsam bu gerçekten bitmez. Çok düzgün Türkçe'nin konuşulduğu bir evde büyümekten tutun, sanat ile içiçe yaşamaya, rafine ve aydın insanlarla tanışmaktan, konuşmaktan, fikirler ve bilgiler almaktan, çağdaş, olgun, açık fikirli, paylaşımcı bir anne-baba tarafından yetiştirilmeye kadar bir çok avantaj sayabilirim. Bunları da aslında, bir çok aydın aile isterse çocuklarına sağlayabilir.
Geçmişteki dizilerle günümüzde ki diziler arasında ki en büyük fark nelerdir. Çünkü günümüzdeki teknoloji geçmişte yoktu artık her şey dijital artık her şey daha kolay ama eski kalitenin olmadığı söyleniyor bu konuda sizin fikrinizi alabilir miyiz?
Eski konusunda ne kadar eskiden bahsediyorsunuz bilmiyorum. Çünkü teknolojik kalite ve imkanlar her 5 yılda bir bambaşka boyutlara çıkıyor. Ama hikaye anlatma sanatı, dramaturji, oyunculuk, hikaye çatışmaları çok daha geleneksel, çok daha yavaş gelişimlerle değişiyor. Zaman zaman çıkan uç örnekleri tenzi edersem aslında film ile hikaye anlatmak bundan 100 yıl öncesinden çok farklı değil. Geçmişteki dizilere nostaljik bir tadla yaklaştığınızdan özlüyor olabilirsiniz. Ama geçmişteki en parlak örnekleri hatırlıyor ve özlüyorsunuz. Bugün beğenmediklerinizi değil ama, beğendiğiniz bir diziyi de gelecekte hatırlayıp, o gün izlediğiniz kötü bir diziye bakıp, "ah ne güzeldi o eski dizi" diyeceksiniz. Olay tamamen psikolojik. Eski diziler arasında çok fazla sayıda kötü dizi olduğu gibi, şimdiki dizilerde de güzel işler var.
Yabancı dizilerden bahsedersem: Teknolojik gelişmenin verdiği tad tabi ki şimdiki dizileri daha izlenir kılıyor. Defalarca tekrarlanan hikayelerin artık temcit pilavına dönüşmesi yüzünden daha usta anlatımlar, daha farklı konular ya da eski konulara yeni bakışların gelmesi yüzünden de, yeni dizileri eski dizilere göre daha başarılı bulurum. A Takımı, San Fransico Sokakları ya da McGyver polisiyeleri o zamanlar güzelken, şimdi çok çocuksu kalır. CSI'lar, Without A Trace gibi diziler onlardan çok daha iyidir. Bundan yıllarca önce yayınlanan The Practice ise avukatlık dizilerinin şahıdır. Günümüzde o kadar iyisine henüz rastlamadım. Eski aşk dizilerinin çoğu artık çocuksu kalırken, Desperate Housewives, The O.C her bakımdan daha etkileyicidir. Ama Moonlighting'in etkisi hala güzeldir. 30 yıl önce oynayan Galactica da, Star Trek Next Generation da bugünkü bazı bilimkurgulardan daha düşük efekt kalitesindeyken çok daha iyi senaryolara sahiptir. Bundan 10 yıl kadar önce başlayan Stargate SG-1 da, mesela şimdiki Eureka'dan iyidir.
Diziler de sinema filmleri de, teknik bakımdan da, hikayeleri bakımından da, hikaye anlatımı teknikleri bakımından da her zaman gelişiyor ve günümüzün ihtiyaçlarına ve dinamiklerine daha uygun hale geliyor. Dexter, Nip/Tuck gibi uç noktada diziler çıkabiliyor. Ben hem yeni, gelişmiş dizilerden memnunum, hem de geçmişin incisi olan, o özel dizilerden. Bir Alias, bir 24, bir Lost, bir House M.D. ise geçmiş yıllarda asla kabul görmeyecek kadar zeki seyirci talep eden diziler. Bu dizilerin gerçekleşmesi için sadece teknolojik gelişim değil, seyricinin akıllı dizi talep etmesi ve seviyesini geliştirmesi gerekliydi. Sanırım bu yorumlarım şu anda yerli dizilerimizin neden çok gelişmediğini, hatta gittikçe basitleştiğini ve aptallaştığını da yorumlamanıza yardımcı olur.
Bütün özürlüler gibi bende çok iyi bir televizyon izleyicisiyim ama maalesef gündüz kuşaklarında ki bu yozlaşma herkes gibi beni çok rahatsız ediyor, sizin fikriniz nedir gündüz kuşakları hakkında neler düşünüyorsunuz. Ve bu konuda neler yapılabilir.
Gündüz kuşakları derken tabi ki tüm programları kastetmiyorum ama sizin sorduğunuzu tahmin ettiğim programları izleyenler, seçenler, talep edenler oldukça hiçbirşey yapılamaz. Her halk hakettiği eğitimi alır, hakettiği kişiler tarafından yönetilir, hak ettiği televizyona sahip olur. Ben sabah kuşaklarını seyretmiyorum, işim gereği ya da bilgi sahibi olmak için zaman zaman bakıyorum. İnsanlar bu programları seyretmezlerse bu programlar devam etmez yerine yeni formatlar, yeni programlar gelir.
Yıllardır TV yöneticilerinin ağzına öykülendirilen "Halk bunu istiyor." lafını bilirsiniz. Halk bunu istemiyor, halk aslında ne verirsen onu tüketiyor televizyonda. Ve verdiğimiz halkın istediğinden entellüktüel olarak her zaman bir tık yukarıda olmalıdır; ki halkı yukarı taşısın. Çünkü TV çok güçlü bir eğitim aracıdır. Ama ben eskiden olduğum gibi tek suçluyu programları yapanlar, yayına koyanlar olarak göremiyorum artık. Çünkü miyadı dolmuş tabirle 'çok kanallı' değil, artık 'sayısız kanallı' dönemdeyiz TV aleminde. Ve her saat, her dakika insanların seçebilecekleri zeki programlar, haber, aktüalite, belgesel, spor, hobi, eğlence konulu tematik kanallar mevcut. Ama bunlara rağmen eğer rating'ler sizin tanımladığınız bu programlarda yoğunlaşıyorsa, o zaman halkı da suçlamanın zamanı gelmiştir. Adam kendisini geliştirecek şeyleri seçmiyor, izlemiyorsa; yoğunlukla izlediği kanallarda ne çıkarsa onlarla yetiniyorsa, kendi entellektüel seviyesini önemsemiyorsa, TV'ye bu misyonu zorla veremeyiz.
Birazda bizden bahsedelim, sizce özürlüler Türkiye"de hak ettikleri değeri görüyorlar mı? Ve en büyük eksiklerimiz nelerdir.
En büyük eksiklikleri bence özgürlükleri. Evet, özgür değiller. İstedikleri yere gidemiyorlar, zorluk çekmeden, zaman zaman yardım almadan dolaşamıyorlar. Yolların ve kaldırımların engelli-dostu olmaması yüzünden. Rampalar, engelli asansörleri son derece az ve yetersiz. Normal binaları geçtim, yeni yapılan kamu binalarında, dolaşma alanlarında bile bunlar atlanıyor. Ben mimarlık okudum ve tüm bu gereklilikler ile ilgili bilgiler aldık. Ama uygulamaya geçildiğinde neden atlanıyor bunlar anlamıyorum.
Kimin yazısında okumuştum hatırlamıyorum, belki bir köşe yazısıydı. Yazarı Avrupa'ya gitmişti ve sokaklarda, caddelerde bize göre ne kadar çok engelli olduğunu farketmişti. Ama sonra vardığı sonuç bambaşkaydı. Türkiye'ye göre daha çok engelli yoktu. Engelliler dışarıdaydı ve özgürdü.
Özürlülerin çoğu eğitimsiz bunlardan bir tanesi de benim, birçok öğretmen özürlüleri okula almak istemiyor ve birçok okul yeni yapılmasına rağmen özürlüyü okutabilecek donanımı yok bu konuda düşünceleriniz nelerdir.
Bence, bu bir toplum ayıbı. Engelli ya da değil, çalışmak veya eğitim almak isteyen ferde bu imkanı sunamayan düzen özürlüdür asıl. Bu soruda bahsi geçen "öğretmenlerin özürlüleri okula almak istemiyor" ifadesi ile ilk defa karşılaştım. Ama eğitimsizlik asla bir kader değildir. Benim burada da iğnem iki uçlu. Internet'in olduğu bir dünyada, televizyonun olduğu bir dünyada, eğitimsizlik bir seçimdir. Ben okulda öğrendiklerimin defalarca katını sadece kendi çalışmalarımla evimde öğrendim.
Murat Bey, bu kısa ama anlamlı röportaj için çok teşekkür ederiz.
Bende sizlere çok teşekkür ederim, bencede güzel bir röportaj oldu.
(PHA)
Röportaj: Filiz Köseoğlu


