“Yazdığımız her öyküde anlatılanlar, aslında bu toplumun her bireyinin her an başına gelebilecek ders nitelikli olaylardı”
Bugün aynamıza öykü yazarı ve şair Orkun Bozkurt takıldı. Bakalım aynanın ötesinde neler var…
Orkun Bozkurt, 1972’de Lefkoşa’da doğdu. Başarılı bir eğitim-öğretim sürecinin ardından hayata atıldı. Seyahat acentesi çalıştırdı, kitapçılık yaptı. 1992’de tekerlekli sandalye basketbolu oynamaya başladı. Kulüp takımı ve KKTC Milli takımı ile çeşitli ülkelerde turnuvalara katıldı. 1998 yılında, yılın en başarılı sporcuları arasında seçildi ve engelliler dalında olimpizm ödülüne layık görüldü. 1998’den itibaren Kıbrıs Türk Ortopedik Özürlüler Derneği Yönetim Kurulu’nda, asbaşkanlık dâhil çeşitli görevlerde bulundu. Halen Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu olarak görev yapmaktadır.
Orkun Bozkurt, Ortam gazetesinde yıllarca köşe yazarlığı yaptı. Şu an ise Vatan gazetesinin kültür sanat köşesinin yazarlığını yapmaktadır. Öykü ve şiir kitapları çıkardı. Son olarak ise Aysan Özcezarlı ile birlikte çıkardığı “Bana Bir Çiçek Koparsana” isimli öykü kitabı raflardaki yerini aldı.
Aynanın ötesine hoş geldin sevgili Orkun Bozkurt…
· DK: Öykü, deneme ve şiir dalında birçok kitap çalışmasına imza attın. Peki, bu yolculuğun ne zaman ve nasıl başladı?
· OB: Ailem aydın insanlardan oluşan bir aile. Evimizde gazete, dergi, kitap eksik olmadı. Dolayısı ile ben de “mürekkep kokuları” arasında büyümüş oldum. Okumak benim için vazgeçilmez bir şey olmasına rağmen yazmağa başlamam biraz tesadüf eseri oldu. Ağabeyim o zamanlar Toplumcu Kurtuluş Partisi Gençlik Kolları toplantılarına katılıyordu ve bir dergi ya da gazete basılması söz konusu olmuştu. Bana bir mizah sayfası hazırlayıp hazırlayamayacağımı sormuştu. Ben de “hazırlarım” demiştim. “Ne yazayım, ne yapayım” derken siyasi taşlamaları içeren bir öykü yazdım. Ancak dergi ya da gazete hatırlayamadığım bir nedenden dolayı çıkmadı. Bunun üzerine babamın teşviki ile Ortam Gazetesi’ne gönderdim. Bu benim yazma serüvenimin başlangıcı oldu. Gelen tepkiler o kadar olumluydu ki ilerleyen süreçte gazetede bir köşem oldu. Burada yayımlanan yazılar derlenip kitap olarak kitapseverlere sunuldu.
Şiire başlamamım öyküsü ise daha ilginç oldu. İtiraf etmem gerekirse şiirle fazla ilgisi olan biri değildim. İstanbul’da geçirdiğim ve belki hayatımın en güzel günü diyebileceğim ve sonu İstanbul çukurlarının birinde biten günün ardından şiirle haşır neşir oldum. Adamızın güzide şairlerinden ve aynı zamanda yeğenim olan sevgili Faize Özdemirciler ve sevgili can dostum Mustafa Çelik ile İstanbul’da, güzel yemekler, şarap ve şiir eşliğinde keyifli bir gün geçirip akşamı bulduk. Otelimize dönmek üzere yolda yürürken, bir ağacın sokak lambasını arkasına alıp yere bıraktığı gölgesinin aslında bir çukuru örttüğünü fark etmedik. Ve o çukura düşmek bana nasip oldu. Bu olay aramızda “şiire başlatan İstanbul çukuru” esprisinin doğmasını sağladı. Ve bu güzel gün, elbette ki bir şiirime de konu oldu:
“İpini koparmış uçurtma... / güzellikleri toplayan eskici... / yaz akşamlarının büyüsü yasemin ağacı... // yasemin çiçeğinin umudu, / toprağa süzülüşüdür her akşam / eskicinin gözleriyle yaşadığı sevda / uçurtma’nınsa büyüdü / uzak diyarlara yaptığı bir seferinde... // aşk / tarif ettirmek için kendini / tokuştururken masum yürekleri / sayamadı! // bir uçurtma... / bir eskici... / bir yasemin... / ve umut!”
· DK: “İnsan Mı, Maymun Mu?” isimli öykü kitabın mizahi öyküleri içeriyor, “Parmakbasan” isimli kitabın ise mizahi yazılarından(denemelerinden) oluşuyor. Sence mizahın gerçek amacı sadece güldürmek midir, yoksa ardından eleştirel bir bakış da saklamakta mıdır? Ne dersin?
· OB: Mizah için her zaman kullanılan olgulardan biri, mizahın en zor yazın dallarından biri olduğu. Mizah yazan biri olarak buna katılmamam mümkün değil. Mizah gerçekten zor. Çünkü mizah bana göre sadece güldürmek değildir. Mizah içinde “ben niye gülüyorum” sorusunu barındırmalı, hatta gerektiği zaman hüzünlendirmeli, dahası can acıtmalıdır. Bence mizah bir yerde başkaldırı! Noksanlıkları arar, yanlışları göz önüne serer. Kimi zaman satır aralarına gizlenip içten içe beyinleri kemirir, kimi zaman ise doğrudan hedef alıp, hem nalına hem mıhına diyerek saldırır.
· DK: Gerek Aysan Özcezarlı gerekse Mustafa Çelik’le birlikte kitap çalışmalarınız oldu. Kitap konusunda yapılan kolektif çalışmalar zor değil mi? Bizi bu konuda biraz aydınlatır mısın?
· OB: Bu insan ilişkileriyle ilgili bir durum. Eğer çalışma arkadaşınızla ilişkileriniz iyiyse, ne düşündüğünü ne yapmak istediği anlayabilir, empati kurmayı başarabilirseniz hiçbir sorun çıkmıyor. Mustafa Çelik, az önce de belirttiğim gibi benim can dostum! Onunla hiç kimseye nasip olmayacak bir dostluğumuz ve yirmi yıldır süren bir mücadelemiz var. Elbette ters düştüğümüz, birbirimize kırıldığımız zamanlar olmadı değil, olmaması da imkânsız. Her durumda birbirimize olan sevgimiz ve saygımız tükenmez, çünkü biz ‘sevgi savaşçıları’yız! Aysan’a gelince, ikimiz de mizah yazıyoruz. Kişiliklerimiz pek uyuşmuyor gibi görünse de, nedenini bilemeyeceğim seviyede bir uyum içerisindeyiz. Aysan deli dolu, heyecanlı ve dobra biri, bense sakin, ağırbaşlı biriyim. Bizim uyumumuzu ying-yang’a benzetiyorum.
· DK: Son kitap çalışmanız olan “Bana Bir Çiçek Koparsana”daki öyküleri Aysan Hanımla nasıl ortaya koydunuz? Ayrı ayrı çalışmaları bir arayı mı getirdiniz, yoksa öyküleri birlikte mi kurguladınız?
· OB: “Bana Bir Çiçek Koparsana” tam anlamıyla bir ortak çalışma. Ziyaretlerimiz sonrasında kayıt çözme görevini Aysan, ortaya çıkan metnin ilk kurgusunu yapma görevini ben almıştım. Bu işlemlerin ardından her öykü için aramızda sürekli bir mail alışverişi oldu. Biraz ben, biraz Aysan öyküler üzerinde çalıştı. Gerek duydukça bir araya gelerek çalıştık. Oldukça keyifli bir çalışma olduğunu düşünüyorum.
· DK: Bu kitapta beni en çok etkileyen gerçek hayatta yaşanmış olan öyküleri kurmaca gerçeklikle harmanlayarak kitaplaştırmanız. Bu fikir nasıl aklınıza geldi? Bize bu süreçten biraz bahseder misin?
· OB: Kafamda her zaman böyle bir proje vardı. Çevremdeki arkadaşlarımın başlarından geçenleri toparlayarak kısa öyküler haline getirmek istiyordum. Aysan da benim aracılığımla özürlü camiasına girmişti. Bir gün yazdıklarımızdan sohbet ederken bana bizi (özürlüleri) konu alan bazı öyküler yazmaya başladığını, ama bu insanları rencide etmekten çekindiğini anlattı. Ben de ona kafamdaki projeden bahsettim ve birlikte çalışmayı önerdim. Aramıza yeni katılan biri olarak, olaylara daha objektif ve farklı gözlerle bakabileceğini düşünüyordum ki bunda da haklı çıktım. Başlangıçta düşüncemiz kısa mizahi öyküler yazmaktı. Konuştuğumuz arkadaşlarımız bize o kadar samimi şekilde içlerini döktüler ki, bir noktadan sonra kısa öykülerin yetersiz kalacağını ve anlatılanların mutlaka toplumla paylaşılması gerektiğine karar verdik. Her öykü adeta bir insanlık öyküsüydü. Her öyküde anlatılanlar, aslında bu toplumun her bireyinin her an başına gelebilecek ders nitelikli olaylardı. Biz de özürlü insanların yaşadıklarını ve tüm bu yaşanmışlıklarına, önlerine çıkarılan zorluklara rağmen toplumda kendilerine yer edinme öykülerini paylaşmak istedik. Böylece kitabın formatı son halini aldı.
DK: Özürlü olan insanlar hayatlarını idame ettirebilecek yetiye sahipken aslında onlara en büyük engeli toplum mu koyuyor?
OB: Buna cevabım ne yazık ki evet! İki sene önce Almanya’nın Hamburg şehrine yaptığım bir yolculuğun ardından, ada’mı çok seven biri olarak “imkânım olsaydı geri dönmezdim” diyebildiysem eğer, durumun vahametini anlayabilirsin! Bu engellerin büyük bir bölümü bilinçsizce yapılanlar tabii. Lâkin düzeltme anlamında adım atmakta oldukça ağır davranıyor gerek toplumumuz, gerekse devletimiz. Duyarlılık açısından bir sorunumuz olduğunu söyleyemem, tam tersi müthiş bir duyarlılık var. Ne yazık ki sadece duyarlılık engellerin kalkmasına yetmiyor. Farkındalık da artırılmalı ve yıllardır savunduğumuz “fırsatların eşitlenmesi” ilkesi tam anlamıyla hayata geçirilmeli. Bu yapılıncaya kadar toplumun kendisi önümüzde bir engel olarak var olacaktır.
DK: Şiirlerin Azerbaycan Türkçesi’ne çevrilerek kitaplaştırıldı. Daha sonraki yıllarda ise Azerbaycan’da bulunan Türk Dünyası Genç Şairler Örgütü, her yıl bir genç şaire verdiği Türk Dünyasına Hizmet Ödülü’nü 2005 yılında sana verdi. Eserlerinin başka dillere çevrilmesi ya da başka ülkelerden gördüğün bu ilgiyi ülkemizde de görüyor musun? Kıbrıs’ta sanata bakış sence nasıl?
OB: Eserlerinin farklı dillerde okunduğunu ve takdir edildiğini görmek keyifli bir olay elbette. Yazdıklarının değer bulduğunu hissediyorsun. Aynı hissi burada da yaşadığımı belirtmeliyim. İnsanlarla konuştuğum zaman kitaplarımı okuduğu ya da işte filan şiirinizde kendimi buldum gibi yorumlar yapıldığında mutlu oluyorsun. Ne yazık ki insanların bu duyarlılığı devletimizde yok! Aslında devletimizde herhangi bir sanat bakışı olduğunu bile sanmıyorum. Tamamen kişisel bakış açısına göre yönlendirilen bir sanat politikamız var. Ki bu ülkemizin tüm kademelerinde öyle!
DK: “Uçurtma” adlı öykünün kısa metrajlı bir film olarak çekildiğini biliyorum. Öykünün filmleşmesi öyküye daha fazla hayat veriyor mu? Uçurtma öyküsünün yazarıyken Uçurtma filminin başrol oyuncusu da olmak nasıl bir duygu?
OB: “Uçurtma” tamamen amatör olarak birkaç arkadaşla birlikte yaptığımız bir çalışma. Bir sohbet toplantısında “niye yapmayalım” diyerek yola çıktığımız keyifli bir deneyim oldu hepimiz için. Oyunculuğun nasıl bir duygu olduğunu zaten merak ederdim. Bir kamera arkasında ‘rol kesmek’ hem keyifli, hem de farklı bir olay. Kaldı ki ben büyük oranda kendimi oynadığım için ‘rol kesmem’ de gerekmedi. Bir öykünün filmleşmesi öyküyü renklendiriyor elbette. Kâğıt üzerindeki bir öykü, okuyucunun hayal gücüne göre farklı anlamlar ve yorumlar kazanıyor. Aynı öykü filmde, görselliğinden ötürü yeni bir bakış açısı, yeni anlamlar kazanabiliyor. Önemli olan özüne bağlı kalınması.
DK: Seni sadece yazar yönünle değil özürlülerle ilgili pek çok etkinlikte görüyoruz. Bize bu etkinliklerden bahseder misin? Bu etkinliklerin amacı ve kapsamı nedir?
OB: Candostum Mustafa Çelik’le tanışıp, bu mücadelenin içine gireli yirmi yıl oldu. On beş yıldır yönetici olarak da Kıbrıs Türk Ortopedik Özürlüler Derneği’nde aktif olarak görev yapıyorum. Bir süreden beridir Engelsiz İnisiyatifi’nde de yer alıyorum. Yaptığımız pek çok etkinlik var. Özellikle son zamanlarda farkındalık yaratma amacıyla etkinlikler yapıyoruz. Dereboyu’nda düzenlenen mimari engellere yönelik yürüyüş, şenlikler, imza kampanyaları… Tabii sporu da unutmamak lazım. Bugün toplum içinde yer edinmeyi başarabildiysek, sporun bunda büyük katkısı var.
DK: İleriye dönük projelerinden biraz bahseder misin?
OB: İleriye dönük pek çok projem var, lâkin zaman yok! Öncelikle sevgili Aysan’la ortaklığımız devam ediyor. Yine özürlüler üzerine yeni projelerimiz var. Bunlardan birinin ön çalışmalarını yapıyoruz ve özürlü fotoğraflarından oluşan bir sergi planlıyoruz. Yıllardır hayalini kurduğum bir özürlüler tiyatrosu projesini en kısa sürede hayata geçirmeyi istiyoruz. Bu projelerin arkası gelecek. Candostum Mustafa Çelik’le yine ortak bir şiir kitabı üzerinde konuşuyoruz. Kendi kişisel projelerim de elbette var, zamanı gelince bunlar da gerçekleşecek.
DK: Son olarak bize ne söylemek istersin?
OB: Verdiğimiz mücadelede “sevgi her engeli aşar” sloganını kullanıyoruz. Ben de sevgisiz kalmayın, unutmayın paylaşarak çoğaltabileceğiniz çok az şey var diyorum.
Bu yazı toplam 717 defa okundu.