Beş yıldır bu sandalyeye mahkûmdu. Ne çok canı yanmıştı ilk günler… Hayatı altüst olmuş, dünyasından geçmişti. Olanlara inanamıyordu… Sürekli;
—NEDEN BEN… NEDEN BEEEENNN… Diye haykırıyordu. Allaha olan inancıyla “ne yaptım da bunları hak ettim” diye isyan ediyordu…
Yürüyememenin ne demek olduğunu bilmiyordu ki… Bırakın, aklına dahi gelmemiş, rüyasında bile görse gülüp geçeceği bir durumdu.
Yanında, bir metre uzakta duran bir cismi bile ayağa kalkamayıp alamamanın acısını, içinde hiç bu kadar bir sıızyla, hissedeceğini tasavvur bile edemezdi…
—Allah’ım bu ne kahır bu ne acı ve inanılmaz bir durum benim için diyordu.
Sokaklara camdan bakmak, dışarıya çıkarken inanılmaz utanmak ve çıkmamayı tercih ederek, evde yüksek sesle hıçkıra hıçkıra ağlamalar… Yeniden haykırışlar;
—NEDEN BEENN… NEDENN BEEENNNN…
Yanıtı olmayan sorularda boğulmak onun artık kaderi olmuştu…
Bir gün elinde bavuluyla yolculuğa adım atarak, yatalak olarak kendine gelmesiyle biten bir gün… Hayat, gerçek yüzünü ona öyle bir tokatla göstermişti ki bu tokat onu yerle bir etmişti.
Annesi onu böyle gördükçe beyazlanan saçlarına her gece bir beyaz daha katıyordu. Bir gün, kızının eline “yeter artık gerçekleri kabul et diyerek “Stephen Hawking” in yaşamını oluşturan bir kitap verdi. “Her gün bu kitabı defalarca okumanı istiyorum” dedi.
Genç kız istemeden de olsa kitabı aldı ve isteksizce okumaya başladı. Okudukça şaşkınlıktan ve meraktan daha çok okuyası geliyordu. Ve kendi haline bakarak içinde bulunduğu karamsarlıktan utanmaya başlamıştı. Çünkü;
“Stephen Hawking”; onsekiz yaşında üiversitede okurken ve çok başarılıyken tedavisi olmayan amyotrofik lateral skleroz(ALS) hastalığına yakalanmıştı.
Bu hastalık, sinir hücrelerini zamanla felç edip sadece beyin hücrelerine dokunmuyordu. Vücudunun hiçbir yerini kullanamıyor konuşamıyordu bile… Tamamen özel bir sandalyede ve özel bilgisayarıyla dış dünyayla ilişki kuruyordu. Bu haldeyken dünyaca ünlü teorik fizikçi bir matematik profesörü oldu. Birçok ödüller aldı ve görüşleri dünyaca ilgi gördü. Kitapları sayısız dillere çevrildi. Kitaplarından elde ettiği paralar zaten yaşamında fazlasıyla ona yetiyordu.
Genç kız utanarak ellerine baktı… Ellerini kullanabildiğine sevindi… Sonra duyduğuna, gördüğüne ve konuştuğuna… Hala istediği yemeği zevkle yiyebiliyordu.
“Allah’ım ben affet” dedi… Meğer yine sana karşı nankörlük ediyormuşum!
Ve daha sonra yepyeni hayatına severek uyanıyor, neşeyle yapmak istediği her şeyi yapmak istiyordu…
Çevresindeki asıl engelsiz ama hiçbir şeyi de değerlendirmeden şikâyet eden beyin engellilerine üzülmeye bile başladı…
Nerdeyse tüm çevresi, sürekli bir şeylerden şikâyet edipte hiçbir şey yapmayan insanlarla doluydu!
YAŞAMIN, YAŞADIKÇA HİÇBİR OLGU VE DÜŞÜNCELERİN SONU OLMAYACAĞINI BİLEREK, HAYATINA DAİMA HUZURLU VE MUTLU BİR ŞEKİLDE DEVAM ETTİ…
Sizden Gelen Köşe Yazıları
Bu yazı toplam 210 defa okundu.